Eve hırsızlığa geldi Allah’ı buldu

tarafından
191
Eve hırsızlığa geldi Allah’ı buldu

Musa Topbaş Efendi’nin evine gelen hırsızın Allah’ı bulma hikayesi…

Mûsâ Efendi Hazretleri’nin engin muhabbeti, kendisini deryâ gönüllü, büyük bir şefkat ve merhamet âbidesi hâline getirmişti. Onun şefkat kucağı; fakirler, yetimler, kimsesizler, hastalar, kurtuluş arayan günahkâr kullar ve hattâ diğer canlılar için bir tesellî sığınağı olmuştu. Müseccel Allah düşmanları hâriç, herkesi ve hattâ her şeyi severdi. Onun bu muhabbeti, elinden, dilinden ve gözlerinden şefkat ve merhamet olarak taşardı. Bir güle bakarken, bir çocuğu severken, bahçesindeki kedilere ve ağaçlara konan martılara bir şeyler ikram ederken, hep bu hâl müşâhede edilirdi. Şöyle buyururdu:

“Rahmân ismi, Cenâb-ı Hakk’ın yüce sıfatlarındandır. Merhamet, enbiyâullâh’ın, ashâb-ı kirâmın, kibâr-ı ehlullâh’ın, âriflerin ve âşıkların sıfatıdır.

Merhametli insanı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri sever, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Allah dostları, bütün insanlar, hattâ bütün mahlûkat sever…

İnsanlar ancak merhametlerinin derecesine göre Cenâb-ı Hakk’a yakındır… Kul dikkat edip tekâmül ettikçe, Cenâb-ı Hak bütün mahlûkâta karşı bir şefkat ve muhabbet verir. Zaten bir insanın mahlûkâta karşı şefkati yoksa, o insan çok ziyandadır. Hem Hakk’ın kulu olsun, hem Hak yolunda olsun, hem de Cenâb-ı Hakk’ın kullarına -hattâ hayvanâta kadar- merhamet etmesin, o nâ-tamamdır (noksandır)!”[1]

FAKİRLERİN DUASINI ALMALI

Mûsâ Efendi Hazretleri fakirleri çok severdi. Şöyle buyururdu:

“Fakirleri sevemiyor isek, Cenâb-ı Hakk’a yalvaralım da, o ulvî sevme duygusunu bize nasîb eylesin. Hattâ zamanımızdaki birçok âbidler bile kalplerinde merhamet duygusu noksan olduğu için fakirleri sevemiyorlar… Hâlbuki mütevekkil, tefvîz ehli fakirlerin, Allah katındaki kıymet ve değerlerini bilebilsek, ayaklarına kapanır, öpmek isteriz… Bize düşen vazife, onları sevmek, onlarla geçimli olmak ve onların duâsını almaktır.” [2]

FAKİR HASTALARA VERİLEN HİZMET

Muhterem Üstâdımızın temiz fıtratı, âdeta mâye-i merhametle yoğrulmuştu. Fakir hastalar için açtırdığı Hüdâyî kliniğinde, -tâkati yerinde olmadığından- fiilen hizmet edemediğine üzülür ve derin bir iştiyakla:

“−Gücüm yerinde olsa, gider hastalara bil-fiil hizmet ederdim.” buyururdu.

Onun merhametinin uzandığı diğer bir grup da günah batağına düşmüş kimselerdi. Hiç şüphesiz günaha buğzederdi, fakat günahkâra da acırdı. Günaha olan nefreti günahkâra taşırmazdı. Hattâ böylelerini içinde bulunduğu hâlden kurtarmak için hem duâ eder, hem de elinden gelen himmeti gösterirdi.

HIRSIZLIĞA GELDİĞİ EVDEN MANEVİ YOLCULUĞA ÇIKTI

Bursalı dostlarından birinin anlattığı şu hâdise, onun bu hâlini ne güzel ortaya koyar:

“Muhterem Üstâdımız Bursa’yı çok severler ve zaman zaman, bir hafta, on günlük sürelerle Uludağ yolu üzerinde bulunan devlethânelerinde ikâmet ederlerdi. Tenha bir bölge olması ve o dönemde bâzı anarşik hâdiseler yaşanması sebebiyle tedbir olsun diye, bâzı kardeşlerle birlikte evin avlusunda geceleri nöbet tutuyorduk. Bir gece, saat üç sıralarında evin avlusuna duvardan bir kişi atladı. Kapıya yöneldi, açmaya zorladı; açamayınca pencereyi yokladı. Niyeti kötüydü. Hemen müdâhale edip yakaladım ve yere yatırıp etkisiz hâle getirdim. Üstâdımız mûtâdı olduğu üzere o saatlerde teheccüd ve evrâd ü ezkârını îfâ için umûmiyetle ayakta olurdu. Durumu kendilerine bildirmek istedim. Zile bastım. Az sonra kapıda göründüler.

Yerde yatan kişiyi görünce durumu fark ettiler ve içeri geçip üzerlerine bir şeyler aldıktan sonra avluya teşrif ettiler. Yaz mevsimi olduğu için bahçedeki kameriyeye geçtiler ve yakaladığımız şahsı da yanlarına oturtarak, onun neden böyle meşrû olmayan bir işe tevessül ettiğini sordular. O kişi de işsiz olduğunu, çocuklarının maîşetini teminde zor duruma düştüğünü ifâde ederek özür diledi. Muhterem Üstâdımız karşılaştığı bu manzara karşısında hayli üzüldüler. Sonra eve girip, elinde bir tepsi yiyecekle tekrar geldiler ve:

«−Sizin karnınız da açtır; önce karnımızı bir doyuralım.» buyurdular. Sonra tatlı tatlı kendilerine nasihat ettiler. Arkasından da bir zarf uzatarak hatırı sayılır bir miktar nakit yardımında bulundular ve:

«−Şimdilik bununla zarurî ihtiyaçlarınızı giderirsiniz. (Fakire işaret ederek) Bu arkadaşımız da en kısa zamanda sizi bir işe yerleştirirler inşâallah. Bir mânîniz olmazsa her hafta bu kardeşlerin göstereceği sohbetlere de düzenli olarak devam edersiniz!» diye yol gösterdiler. Bununla da kalmadılar, âdeta ihsan, şefkat ve ikramını taçlandırırcasına:

«−Buradan evinize kadar yürüyerek gitmeniz zor olur; kardeşimiz sizi arabayla eve kadar bırakıversin!» buyurdular. Bize de dönerek:

«−Kardeş! Bu arkadaşımızın durumunu ifşâ etmeyelim. Kıyâmete kadar aramızda sır olarak kalsın!» tembihâtında bulundular.

İsmi bizde kıyâmete kadar mahfuz kalacak bu arkadaşımız, daha sonra bir işe yerleştirildi, haftalık sohbetlere devam etti ve nihâyet huzurlu bir âile hayatına kavuştu. Şimdi mânevî hâl sahibi, gözü yaşlı bir kardeşimiz olarak dostlarımız arasına katıldı elhamdülillâh!”[3]